Brooklyn'de esen Japon rüzgarı. Ve ben o gün bir kiraz ağacı altında uyuyakaldım...

Heyecanıma buruk ve hatta biraz da kırgın bir hissin eşlik ettiği bir ruh halindeyim şu an. Heyecanlıyım, çünkü uzun bir aradan sonra Pembe Sakuram'a yazıyorum. Bloğum benim yazma serüvenimin başlangıç noktası. Dolayısıyla ilk göz ağrım. Hayatımın mühim bir parçası. Anılarımı ölümsüzleştirme çabamın yegâne ortağı. Buruk ve kırgın hissetmemin sebebi ise hızla geçen zamanın üzerimdeki sersemletici etkisi olsa gerek. "Uzun bir ara" diye tanımladığım sürenin yaklaşık (O da en fazla) üç aylık bir zaman dilimi olduğunu düşünürken, son yazımı beş ay önce yazdığımı gördüğümde içim burkuldu. Neredeyse koca bir senenin yarısı geçmişti!!! Burası benim hayatımın o kadar önemli bir parçasıyken nasıl böyle uzun bir süre ihmal etmiştim? Bir de tabii hızla geçen zamanın bencilliğine gönül koydum kendi kendime. Zaman, iyi kullanırsan senin yararına. Ama aksi takdirde gözünün yaşına bakmadan uçup gidiyor. İşte o yüzden anı sonuna kadar yaşamak lazım. Bugün bu gerçeğin farkına bir kere daha vardım. 

Aslında bu süre zarfında Pembe Sakuram'da paylaşmak üzere notlarını aldığım öyle fazla konu vardı ki fakat bir yandan da bu kadar zaman sonra yazacağım ilk konunun benim ve bloğum için özel olması lazım diye düşünüyordum ki öyle de oldu. Benim bundan yaklaşık bir sene önce bir hayalim vardı. Büyük bir hayal... Kendime 45ci yaş doğum günü hediyesi olarak vereceğim bir Japonya seyahati. Tek başıma Japonya'ya gidip "hanami" kutlamalarına katılacaktım. Hanami, Japonların geleneksel çiçek seyretme törenlerine verdikleri ad. Her yıl Mart sonu açan, ömürleri son derece kısa ama bana göre dünyanın en güzel çiçekleri olan kiraz çiçeklerinin seyredildiği bu festival için programım hazırdı. Fakat, sağ olsun hayat, bana -ve aileme- yine lunaparklardaki hız treni gibi öyle inişli çıkışlı bir beş ay geçirtti ki değil Japonya kimi günler dışarı çıkacak halimiz dahi olmadı yaşadığımız olaylar itibarıyla. Neyse ki herşey geçtiği gibi bu dönem de geçiyor yavaş yavaş. Ne mutlu bize yine ayaktayız. Hepsinden öte sağlıklıyız.

Bu arada çocuğu olanlar iyi bilir. Kaç yaşına gelirse gelsinler evlatlarımız bizim gözümüzde her zaman ufakcıktırlar. Yaşları kaç olursa olsun annelerine babalarına ihtiyaçları vardır diye düşünürüz. İşte ben de böyle bir hisle bundan yaklaşık 20 gün önce anlık aldığım bir kararla kızımın yanına gittim. Kısa bir süre için, dünyanın öbür ucuna... İyi ki de gitmişim. Biz bir hafta bile ayrı kaldığımızda birbirimizi özleyen bir anne-kız olduğumuz için bu buluşma ikimize de pek tabii ki muhteşem geldi. Kızımın okulda olduğu sıralarda sevgili dostum flâneuse Esen Kunt misali ben de Manhattan'ı gezdim durdum. Bu şehri ne kadar iyi bildiğinizi düşünürseniz düşünün, inanın her gün yeni bir özelliğini farkediyor ve bir o kadar hayran oluyorsunuz. Bu benim için böyle en azından... O gün de sıradan şehir turlarımdan biriydi. Vitrininde "Sakura Rituals" etiketli ürünler gördüğüm hip dükkanlardan birinden içeri adım attım. Kiraz çiçeği esanslı vücut yağları, banyo köpükleri, tütsüler ve mumların arasında kendimi kaybetmişken dükkanın müdürü benim sakura hayranlığımı fark etti tabii ki. İyi ki de fark etti çünkü onun sayesinde o haftasonu Brooklyn Botanic Garden'da "Sakura Matsuri" adında bir sakura festivali yapılacağını öğrendim. Öğrendiğim anda da kalbim güm güm atmaya başladı. Japonya'da gerçekleştirmek üzere niyetlendiğim ama hayata geçiremediğim hayalim dünyanın diğer ucunda karşıma çıkmıştı. Koşar adımlarla eve geldim ve ilk işim Cumartesi gününe bilet almak oldu. Kızımın o gün işi olduğu için ben yalnız gidecektim. İki günü iple çektim. 


Park girişinde ilk "selfie"m (Yalnız gezilerin tek zorluğu sürekli selfie çekme zorunluluğu herhalde :))


Sakura Lounge

Sloganı "Yaşayan bitkilerin müzesi" olarak geçen Brooklyn Botanic Garden'da gerçekten de ekili bütün bitki ve ağaçların üzerlerinde isimlerinin yer aldığı etiketleri var. Bunlardan bazılarının isimleri çok hoşuma gitti. 


Aşk Çiçeği


Danseden Kız Tarçın


Gecenin Jamaikalı Kadını


Altın Karides Bitkisi; Lolipop Bitkisi

Her ne kadar kiraz çiçeklerini görmek için sabırsızlanıyor olsam da haz ertelemenin garip hoşnutluğu ile gezime ilk olarak parkın girişinde yer alan büyük "Steinhardt Conservatory" isimli seradan başladım. Tropik bitkilerden, minik bonsai ağaçlarının yer aldığı bahçeye kadar envai çeşit bitkinin biraya toplandığı sera henüz erken bir saat olmasına rağmen oldukça kalabalıktı. Çoluk çocuk herkes büyük bir merakla sergilenen bitkileri inceliyordu. Amerika'nın en sevdiğim yanlarından biri de bu zaten. En sıradan şeyleri bile çok özel ve değerli olarak gösterebiliyorlar. Normalde her gün önünden geçtiğimiz, evimizde yetiştirdiğimiz ve pek de gözlemlemediğimiz bitkilerin hepsi burada adeta birer kimlik kazanmışlardı. 


Nilüfer çok büyüleyici bir bitki. Bol bol çektim ben de...

 

Bonsai'leri gördükten sonra kendi evimde de bonsai yetiştirmeyi ciddi olarak düşünmeye başladım :) Herşeyin ufağı ve minyatürü güzeldir derler ya bu söylem bu minicik ağaçlara birebir uyuyor. Sanki bu dünyadan değilmiş gibiler.  

 

 

Hayatımda öğle yemeğini öğlen 12.00'den önce yediğimi neredeyse hiç hatırlamıyorum. Fakat o gün bir ilki yaşadım. Sakuraların bulunduğu alan parkın öbür ucundaydı. Parktaki mevcut iki yemek yeri ise seranın olduğu bölgedeydi. Dolayısıyla kiraz çiçeklerine ulaştığımda yemek derdimin kalmasını istemedim ve 11.30 civarlarında yemek yemeye karar verdim. Yemek yenecek yerlerden biri daha ziyade çay bahçesi formatında ve o haftasonuna özgü Japon atıştırmalıklarının denenebileceği bir mekandı. Biraz ikilemde kalsam da ben tercihimi parkın sade ama son derece şık görünümlü "Yellow Magnolia Café" isimli restoranından yana kullandım. Çok da isabetli bir karar vermişim. Nitekim menüdeki kalemlerin içinde yerel tarla ve çiftliklerden temin edilen, mevsime özgü sebze ve tahılların kullanıldığı vegan ve vejeteryan seçenekler bir hayli fazlaydı. Ben de menü içerisinden bu aralar oldukça moda bir yemek olan bowl'u (kase) seçtim. Kırmızı meyveler, yaban pirinci, kinoa, avokado, marine edilmiş yumurta ve baharatlı yeşilliklerin üzerine gezdirdiğim sıcak mantar suyu bu tabağa inanılmaz bir lezzet kattı. Yanında da tabii ki bir kadeh buz gibi Riesling beyaz şarap... Tatlı olarak keçi sütünden yapılmış, üzerine ravent sapı serpiştirilmiş son derece hafif bir cheesecake yedim. Kahvemi de içtikten sonra içimde tatlı bir heyecanla sakura bahçesine gitmek üzere yola koyuldum. 

Brooklyn Botanic Garden o kadar büyük bir mekan ki sakuraların olduğu meydana gidene kadar yol üzerinde farklı bir çok alan karşınıza çıkıyor. Bunlardan biri parkın göbeğinde yer alan "Magnolia Plaza" adındaki ufak meydandı. Yemek yediğim restorana adını veren manolyaları görmek istiyordum fakat herhalde mevsimi olmadığı için açmış herhangi bir çiçek yoktu. 


Manolya Plaza

Yoluma devam ederken bir binanın önünde oluşmaya başlayan upuzun kuyruğu çok merak ettim ve sıradakilerden birine hemen soruverdim. Meğer aktivitelerden biri olan "Çay Seremonisi"nin kuyruğuymuş. Bu ara üzerinde çalıştığım geyşa konulu yazım için yaptığım okuma ve araştırmalarımda sıkça karşıma çıkan bu seremoniyi göreceğim için inanılmaz heyecanlanarak sıcağa aldırış etmeden derhal sıraya girdim. Fakat ne yazık ki önümde yaklaşık on kişi kalmıştı ki gösterinin olacağı salonun kapılarını kapadılar. Bir sonraki gösteri saat iki buçukta olacaktı. Ama ben gayet iyi biliyordum ki o sırada kiraz çiçeklerinin büyüsü altında olacağım için buraya geri dönmem imkansızdı. Ben de şansıma küserek sıradan çıktım. Ve bir üst kattaki origami masalarını ziyaret ettim.

Parkın "Fragrance Garden" (Koku Bahçesi) adı verilmiş bir sonraki bölümü 1955 yılında görme engelliler için özellikle tasarlanmış ufak bir bahçeydi. Burada yer alan bitkilerin isim etiketleri kör alfabesi kullanarak yazılmıştı.

Koku Bahçesi'nden çıktığımda "Japon Tepesi ve Göl Alanı" beni bekliyordu. Gerek buranın dekorasyonu, gerek karşıma yerel kıyafetlerle çıkan insan figürleri, gerekse sahnede yer alan geleneksel Kabuki gösterileri bana artık sakuralara iyice yaklaştığım hissini veriyordu. Bu arada atlamadan paylaşmak isterim; bu parkın içinde yer alan sakura bahçesinin dünyada Japonya'dan sonra kiraz çiçekleri ve diğer bahar tomurcuklarını izleyebileceğiniz en büyük alanlardan biri olduğu söyleniyor.


Temsili geyşalar tarafından sergilenen "Kabuki Buyo" dansı

 

Burdan sonraki hislerimi şimdi tarif etmem son derece zor geliyor. Kalbim uzun süredir ayrı kaldığım sevgilimle buluşacakmışım gibi atmaya başladı. Gözlerim doldu. Allahım, ben ne müthiş ve ne kadar izah edilemez bir bağla bağlıydım bu çiçeklere! Alana yaklaştıkça kalabalıkla beraber benim heyecanım da artıyordu. En nihayet kiraz ağaçlarının olduğu meydana adımımı attığımda göz pınarlarımda biriken duygu dolu yaşlarımın yanaklarımdan süzülmesine izin verdim. İçimden adeta oluk oluk bir şey boşalmıştı. Sevgilime kavuşmuştum o an. Bir müddet hiçbir şey yapamadım. Olduğum yerde döndüm durdum. Sonra yavaştan yaklaştım ağaçlardan birine... Öyle narindiler ki, dokunduğun anda yere düşüyordu toz pembe renkli çiceklerin ipeğimsi yaprakları. Pespembe bir kar fırtınasına tutulmuştu sanki tüm meydan.

 

Orada ne kadar vakit geçirdim halen bilmiyorum. Benim için zaman durmuştu adeta. Kavuşmanın verdiği rahatlamayla bir kiraz ağacının altına poşetimi yerleştirdim. Kafamı da üzerine... Kalabalığın ninni gibi gelen uğultusuyla arada bir gözüme, yüzüme düşen yaprakların yumuşacık okşamalarıyla uyuyakalmışım. Uyandığımda saçlarıma karışmış, bedenime ve giysilerime yapışmış minicik yapraklara hiç dokunmadım. İncitirim diye ödüm koptu. Ben yürüdükçe onlar uçuştu, kalanlardan bazılarıysa benden ayrılmadan eve gidene kadar yol boyunca eşlik ettiler bana.

İşte o gün benim bir hayalim daha gerçek olmuştu...


Bu resmi uyanır uyanmaz çektim. Boynumda bir kiraz çiçeği yaprağı kalmış :) 

 

Şehnaz Tuna
3.5.2017

Etiketler : Sakura

Brooklyn