Bu seferki üçlemem Cunda ve Ayvalık’tan...

Hayatımın önemli bir parçası olan bloğum Pembe Sakuram’ın benim için en büyük anlamı onun sayesinde yaşadıklarımı ölümsüzleştirebiliyor olmam. İş hayatında dijital çağa geçişin önde giden destekçilerindenim. Hatta kurucusu olduğum "Evinizde Terapi" web sitem aracılığıyla danışanlara internet üzerinden psikoterapi ve psikolojik danışmanlık hizmetleri veriyorum. Fakat, konu tatillerde çekilen resimler ya da videolar olunca biraz hüzünleniyorum. Neden mi? Çünkü yaşanan tüm o güzel anılar telefon hafızalarında, disketlerde hatta şimdilerde serçe parmağımızın ucundan daha ufak bellek kartlarında sıkışıp kalıyor ve bu şekilde unutuluyorlar. İtiraf ediyorum; ben de akıllı telefonla resim çekenlerdenim. Fakat sosyal medyayı elimden geldiğince kullanarak çektiklerimi buralarda paylaşıyorum. Aslında bir nevi albüm gibi oluyor... Bunun yanısıra yaşadıklarımdan benim için özel olanlarını da fırsat buldukça Pembe Sakuram’da not ediyorum. Bu da bir nevi günlük gibi sanki... Geriye dönüp yazdıklarımı okuduğumda dinlediğim bir konsere yeniden gidiyor, yediğim bir tatlının tadını damağımda neredeyse o günkü gibi alıyor, yaşadığım hisleri bazen az bazen ise tıpkı o anki kadar yoğun bir şekilde yeniden duyuyorum... Yazarken elimden geldiğince az ansiklopedik bilgi kullanıyor, ilgilenenlerin sıkılmadan takip edebileceği kısa notlar şeklinde paylaşıyorum anılarımı.

Bu yazımda da geçtiğimiz haftalarda hiç planlamadan yaptığım kısacık bir seyahatten bende kalanları paylaşacağım... Sosyal medyadan ortak arkadaşlarım kesin görmüşlerdir. Geçtiğimiz günlerde kızımla evimize giderken kocaman ama bir o kadar tatlı bir Golden Retriever bulduk sokakta. Kızımın hayvan aşkı ile benim vicdanımın birleşmesi sonucu kaçınılmaz son yaşandı ve Pablo bulduğumuz andan itibaren bizim oldu. Yaklaşık bir ay beraber yaşadık. Adı "aşk" ise eğer o duygunun, ailecek aşık da olduk kendisine. Fakat Golden’lar dışarıda da çok vakit geçirmesi gereken köpekler. Pablo bizimle mutluydu belki fakat özgürlüğünü de yaşaması gerekiyordu. Ben kara kara ne yapacağımı düşünürken Çanakkale’nin Evreşe köyünde süt çiftikleri olan  arkadaşlarımız Nurten ve Selahattin Muratoğlu çifti (ve tabii ki harika oğulları Deniz) imdadımıza yetiştiler. Pablo’yu çiftliklerine alabileceklerini teklif ettikleri anda üzüntüyle karışık bir sevinç yaşadık. Ne de olsa bayağı alışmıştık birbirimize... Ama Pablo’nun mutluluğu daha çok önemliydi. Yerleştik arabaya hep beraber biz önde Tinky ile Pablo arkada koyulduk yola. Daha ilk geceden arkadaş edindiği Kobi ve Boncuk ile 400 küsur ineğin korumasını yapan koca Pablo ertesi gün bütün gün bebek gibi yatıp uyudu çimenlerde. Belli ki yeni evini sevmişti...


Nurten, Selahattin, Deniz ve Pablo

Çiftlikte geçirdiğimiz hoş gecenin ardından (Bu arada aynı gece bir de bir buzağının doğumuna tanık oldum. İnanılmaz bir olaydı. Mucize gibi...) bizim de eve dönme vaktimiz gelmişti artık. İşte ne olduysa o anda oldu ve İstanbul’a dönmekten son anda vazgeçip çevirdik rotayı Cunda’ya. En tatlı ve keyifli tatiller, kararı böyle son anda alınanlar olur nedense... Mesela, ben çok Cunda’cı değildim. Ama bu seyahatte daha bir fazla ısındım adaya. Dar sokaklarında gezdim, enfes mezeler yedim hatta araya bir de günü birlik tekne turu sıkıştırıp buz gibi sularında yüzdüm Ayvalık'ın. Tinky’m de yüzdü :) İki kısa ama mis gibi günün sonunda adeta şarj olmuşçasına geri döndüm İstanbul’a...

Bilenler bilir, Ege Denizi’nde bulunan Gökçeada, Bozcaada ve Uzunada’dan sonra gelen dördüncü büyük ada olan Cunda (diğer adıyla Alibey Adası) Ayvalık’a bağlı 22 adadan yerleşime açık olan tek adadır. Aslında adam akıllı bir seyahat yapabilmek için iki gün tabii ki çok kısa ama yaşamak isteyince her şey çok da güzel yaşanabiliyor.

İşte benim kısacık Cunda ve Ayvalık seyahatimden yine kısacık bir üçleme:

 

Rahmi M. Koç Müzesi’ne bağlı Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı:

Ne şanstır ki Cunda’ya gitmeden birkaç gün önce Haliç Hasköy’deki Rahmi M. Koç müzesinin içindeki lokantada harika bir kahvaltı etmiştim. Böylece aynı hafta içinde Koç grubuna ait biri Cunda diğeri İstanbul’da olmak üzere iki farklı müzede bulunmuş oldum. Grup, İstanbul, Ankara ve Cunda’da toplam dört müzeyi hayata geçirmiş. Bunlardan biri Cunda'daki Agios Yannis Kilisesi. Yıllar yılı harap bir şekilde kalan kilise ve buna bağlı değirmen Rahmi M. Koç’un girişimleri ve maddi-manevi katkıları ile restore edilmiş, Muhtar Kent’in, babası Necdet Kent’e ait bin üç yüzü aşkın kitabı buraya bağışlamasıyla da bir kitaplığa çevrilmiş. National Geography dergisinin eski sayılarından Kuran-ı Kerim ve diğer kutsal kitaplara, gazete arşivlerinden yerli ve yabancı edebiyat eserlerine kadar geniş bir yelpazeye sahip bu mini kitaplık yapılırken yapının şapel görünümü ve havası hiç bozulmamış. 

Müzeden çıkar çıkmaz adanın kuşbakışı manzarasının sizi beklediği terasta şarabınızı yudumlayacağınız ya da çayınızı içeceğiniz hoş bir kafe de var. Cunda'ya girer girmez tepede tüm endamıyla gözünüze çarpacak bu kitaplık Ayvalık'a hiç kuşkusuz çok değer katmış!


Müze'nin girişi


Müze'nin terasından izlenebilen manzara

 

Ayvalık’a gelip de Ayvalık tostu yemeden dönülmezmiş!

İstanbul öyle büyük bir metropol haline geldi ki yurdun dört köşesinde ne var ne yok bulabiliyoruz. Tekirdağ köftesi, Ezine peyniri, Erzincan tulumu, Vakfıkebir tereyağ, Antep baklavası... Ama şöyle de bir gerçek var ki bu lezzetleri kendi yerinde tatmanın zevki bambaşka. Diğer bir gerçek de şu: Zamanınız kısıtlı olunca bazen elinizin altındaki şeyleri nasıl olsa yaparım deyip atlayabiliyorsunuz. Dönüş için yola çıkınca fark ettim ben de iki gün boyunca "Ayvalık Tostu" yemediğimi. Mümkün değil yemem lazımdı. Durum böyle olunca da hemen girdik şehrin içine. Aklınızda bulunsun, Ayvalık tostu her yerde yapılsa da gerçek Ayvalık tostunu yemek için şehrin içindeki Tostçular Çarşısı'na girmeniz gerek.Burada da iki isim var: Avşar Büfe ve Mesut Büfe.


Ayvalık'ın meşhur Tostçular Çarşısı

Ben seçimimi Hülya Avşar posterleri ile kaplı Avşar Büfe'den yana kullandım. Ayvalık tostu aslında bildiğimiz kaşarlı tost. Onu diğerlerinden farklı kılan ise özel ekmeği. İçine sucuk, kaşar, domates de konuyor. Yanına da tabii ki ayran. Ben vejetaryen olduğum için et ürünlerinin dışında ne varsa hepsini koydurdum. Peynir seçimimi de tulumdan ziyade kaşardan yana yaptım. Ortaya da böyle şahane bir şey çıktı.

Minik cüsseme oranla oldukça fazla yeme kapasitem olduğu için bu tost beni tam olarak kesmedi fakat daha önümüzde uzun bir yol ve yenilecek başka yemek alternatifleri vardı. O yüzden durdum :)

 

Zeytinyağı seçmek de başlı başına bir iş...

Bir yerin bir şeyi ünlü olunca o ürünü satan o kadar fazla marka oluyor ki şöyle bir sorun yaşıyorum ben; 'Peki hangisinden alacağım?' Yer zeytin cenneti Ayvalık olunca benim sorum da 'Zeytinyağını hangi marka alacağım şimdi?' şekline büründü. Ayvalık, 2.5 milyon zeytin ağacıyla gerçekten de bütün Ege bölgesinin zeytin başkenti durumunda. Bu yüzden de çok fazla marka var ve özellikle şehrin içinde her adım başı zeytinyağı satan bir dükkan açılmış. Aslında bu markaların bazıları İstanbul’daki büyük marketlerden temin edilebiliyor. Hatta birçoğu "online" satış da yapıyor. Ama dedim ya, birşeyi yerinden almak ya da yerinde yemenin zevki ayrı. Ben böyle kararsızlık çektiğim zamanlarda ya Vedat Milor ya da Mehmet Yahşi gibi gurmelerin önerilerine  göz atarım ya da işi damak tadına güvendiğim kişilere bırakırım. Bu sefer ikincisini yaptım ve Özgün Zeytincilik’in ana cadde üzerindeki dükkanına girdim. Çok da doğru yapmışım. Sonrasında markanın web sayfasında okuduğumda gördüm ki Özgün Zeytincilik’te zeytinyağı işi aileden gelme bir tarihçeye sahipmiş. Ben bu "aile işletmesi" olayını çok doğru buluyorum. Yeter ki doğru ellerde olsun. Özgün de belli ki böyle bir müessese. Hatta web sayfalarında ailenin ve markanın tarihçesini anlatan çok hoş bir mektup var. Okumanızı tavsiye ederim...

http://ozgunzeytin.com.tr/hakkimizda.html

Dükkanda çeşit çok fazla ama işiniz kolay. Ne tarz bir zeytinyağ istediğinizi söylüyorsunuz. Hemen çıkarıp veriyorlar. Olay sadece zeytinyağ ile kalmadı tabii ki. Siyah zeytin, yeşil zeytin, zeytinyağ sabunu, şampuanı... Kısacası ne var ne yoksa doldurduk poşetlere, öyle çıktık.

El kol dolu olup, bir de benim kahve krizim tutunca Özgün'ün hemen iki yanındaki kafeye kahve almak için dalıverdim. İçerdeki pastalar ve serin avlusunu görür görmez "Nasıl olsa vakit de var." diyerek bir durak da burda yaptık. Masaya gelen Tiramisu, Cafe Latte ve Americano'dan oluşan enfes üçlüyü artistik bir şekilde kadraja sığdırarak çektim ve böylece bir tatlı anımı daha ölümsüzleştirmiş oldum :)


Piu Bravo Coffee, Ayvalık

 

 

Şehnaz Tuna
16.8.2016

Bu seferki üçlemem Cunda ve Ayvalık’tan... - Pembe Sakuram - Şehnaz Tuna