"Kayaköy'den Kaş'a manevi bir yolculuk...

Beni yakından tanıyanlar ya da  sosyal medyada paylaştığım resmime denk gelmiş olanlar bilir.  Sırtımın sağ tarafında omzumdan başlayıp aşağı doğru uçuşarak inen, pembe sakuralar var. 2010 yılının sonlarına doğruydu. Sırtıma tek bir adet kiraz çiçeğini dövme olarak yaptırmak istiyordum. Dövme yaptırmak ciddi karar ve araştırma gerektiren bir iş. Ölene kadar vücudunuzun bir parçası olarak taşıyacaksınız çünkü. Ben kararımı vermiştim fakat bunu kime yaptıracağım konusunda fikrim yoktu. Başak burcu mükemmelliyetçiliğim beni zorluyor, seçim konusunda kafam karışıyordu. Bazen bazı imkanlar, şanslar siz onu bulmadan sizin ayağınıza kadar geliveriyor. Benim de Luba (Goldina) ile yolum tamamıyla şans eseri kesişti. Luba aslında Rus bir ressam. Aynı zamanda dünyanın en başarılı dövme sanatçılarından biri. Gönlünde yatan dövme fikrini paylaşırsınız. Aklına yatarsa yapar. Yatmazsa imkanı yoktur size dövme yapmasına. "Ben yapmam, başkasına gidin!" diyecek kadar da nettir. Katı kuralları vardır. Asla isim yazmaz mesela. Mümkün değil. Yalvarsanız yapmaz. Dediğim dediktir. Ama zaten onun dedikleri de genelde hep doğrudur. Herkes randevu almak için peşinden koşarken ben dövmemi -üstelik ilk dövmemin ilk seansını kendim evimin salonunda gerçekleştirmek üzere- Luba'ya yaptıran şanslılardanım. Bizim enerjimiz de çok tuttu birbirimizle. Zaten dövmenizi yapan kişiyle elektriğinizin tutması çok ama çok önemli bir husustur. Benim üç aşamada tamamlanan dövmemde vücudumu bir tuval gibi kullandı Luba. Önce hayalindeki sakuraları birer birer kondurdu bedenime sonra onları bir tablo boyar gibi boyadı. Ve o gün bugündür ben ve pembe sakuralarım bir bütün olduk. Aradan geçen zamanda çiçeklerim soldu. Biraz bunun bahanesi biraz da şehirden uzaklaşmak adına telefona sarıldım ve bundan birkaç sene önce Kayaköy'e yerleşen Luba'yı aradım. O, her zamanki samimi ve tatlı aksanıyla "Gel!" dedi bana "Gel de döveyim seni!" Telefonu kapadıktan yarım saat sonra İstanbul-Dalaman biletimi almıştım bile. 


Kuşbakışı Kayaköy

Son derece tatsız geçen, uykusuz bir gecenin ertesi günü yolculuk günümdü. Öyle kötüydüm ki yıllardır kafamda planlayıp nihayet organize edebildiğim bu seyahati iptal etmem an meselesiydi. Sonra içimden bir ses "Gitmelisin!" dedi bana. "Herşey farklı olacak!" Uzun süredir yaşamadığım bir sıkıntıyla uçağa bindim Tinky'mle beraber. Bu hissin kaynağı Dalaman-Kayaköy arası arabayla alacağım yolun stresiyle alakalıydı. Araba kullanmaktan son derece keyif alan biri olarak normalde asla bana ait olmayacak bir tedirginlikti bu. Uçakta koltuğuma yerleştiğimde yan koltukta oturan, ben yaşlarda bir bayanın, sımsıcak gözlerle Tinky'e baktığını gördüm. Gülümsedik birbirimize. Konuşmaya başladık. Selda birkaç sene önce tek başına Kayaköy'e yerleşmiş. Heykeltraşmış. İstanbul'un deli temposundan arınıp uzaklara yerleşen, yerleşebilen herkese duyduğum özentiyle karışık sevgiyi ona karşı da hissettim. Derken bir anda bana şöyle dedi. "Şanslısınız. Evim kalacağınız otelin iki yanında. Sizi götürebilirim oraya." 'Ah!' dedim içimden, 'Şu an tam da istediğim şey.' Fakat araba kiralamıştım. Hevesim kursağımda kalarak arabam olduğunu söylerken "Bana yolu tarif ederseniz çok sevinirim ama." dedim. "Tabii ederim. Ama isterseniz benim aracım Dalaman'da. Aracınızı alınca merkezde buluşalım. Beni takip edersiniz. Hem bildiğim kestirme bir yol da var! Önlü arkalı gideriz." dediği anda sabahtan beri göğsüme oturmuş kurşun gibi ağırlık bir kuş gibi kanatlanarak terk etti bedenimi. Ve işte o an dedim ki 'İyi ki geldim!' Seyahatimin bundan sonraki her anı büyü gibi geçti benim için.


Pembe sakura dövmem

Kayaköy'ü yıllar öncesinden biliyordum. Birçok yer gibi buranın da bozulmuş olabileceğinden neredeyse yüzde yüz eminken köyün -köyün diyorum çünkü Kayaköy ne mutlu ki adında barındırdığı gibi halen bir köy olarak kalabilmişti- tozlu topraklı yollarına girdiğimde arabadan içeri toz girmesine aldırmadan camı sonuna kadar açtım ve dudaklarıma konan tebessümü istesem de yok edemeden kalacağım otele kadar geldim. Uçak arkadaşım Selda'yla daha sonra buluşmak üzere vedalaştık. Bir köy kahvesi, iki market, bir de fırından oluşan köyde benim kaldığım otel biraz turistik olarak bilinse de beni hiç rahatsız etmedi. Çalışanların ilgisi, yemekler, kaldığım oda, ortam herşey tam hayal ettiğim gibiydi. Ne bir eksik ne de fazla. Dalaman uçağı İstanbul'dan oldukça erken kalktığı için çok uykusuzdum. Hafif birşeyler yedikten sonra sineklik takılı penceremi sonuna kadar açarak içeri ağaç kokuları dolan odamda kuş sesleri eşliğinde müthiş huzurlu bir uykuya daldık Tinky'm ile. 


İzela'daki odamın penceresinden manzaram

Kayaköy'e gelmemin asıl sebebi Luba'nın buraya yerleşmiş olması olsa da diğer bir sebep biraz içime dönmekti. Zaten dövme yaptırmak son derece ruhsal bir süreç. Dövme demek fiziksel acı demek. Fiziksel acı ise var olma farkındalığının en net şekilde hissedildiği bir durum. Hal böyle olunca var oluş ve yaşam ile alakalı sorgulamalar da beraberinde geliyor. Bu süreç benim için öyle işliyor en azından. Bu sorgulamaların Kayaköy gibi bir ortamda olması çok daha büyük bir avantaj tabii ki. Sabahın ilk ışıkları göğü aydınlatırken horoz sesiyle uyanmak, kapıyı açar açmaz içime çektiğim mis gibi hava, masmavi bir gökyüzü, rengarenk bitkiler... Benim bu seyahatte kendimi, yaşantımı ve isteklerimi sorgularken gün geçtikçe çok daha fazla yaklaştığımı hissettiğim kararlardan biri de vakti geldiğinde şehir hayatından vazgeçmek oldu. Ve bir gün bu kararı net olarak aldığımda bu küçücük köy büyük ihtimal benim ilk tercihim olacak...

Manevi anlamlar yüklediğim seyahatimin ikinci durağı Kaş oldu. Erken yaşta kaybettiğim babama ait her imge benim için çok mühim. Kaş'ın da bu anlamda taşıdığı iki sembol var benim için. Burası, vakti zamanında rahmetli babamın en çok sevdiği yerlerden biriyimiş. Kendisinin çektiği ve rakısını yudumladığı gecelerde benimle paylaştığı, siyah beyaz avuç içi boyutundaki Kaş fotoğraflarını halen saklıyorum. Babam burayı öyle çok sevmiş ki ben daha küçücükken oradan ufak bir dönüm arsa satın almış bana. O öldükten, ben de biraz büyüdükten sonra her yıl Kaş'a gitmeyi planladım. Fakat bir türlü olmadı. Babamı kaybedeli 27 sene oldu. Ve ben bu kaybın her senesinde ona biraz daha fazla ihtiyaç duydum. İşte belki de bu çaresiz ihtiyaçtı beni tetikleyen. "Gideceğim oralara!" dedim. "Babamın sevdiği yerleri birer birer gezeceğim. Onu yad edeceğim!" Yaptım da... Faralya'da güneşi batırdım. Ölüdeniz'de taşların üzerine uzanıp gökyüzünü seyrettim. Kaş'ın kasaba meydanındaki kafede saatlerce oturdum. Yeni kuracağım işimin ilk taslaklarını orada oluşturdum. Babam izlemiş midir acaba beni? Görüp mutlu olmuş mudur? Mutluluktan neyini üfleyip duygulanmış mıdır? Tatlı bir hüzünle dolmuş mudur sevecen gözleri? Keşke öyle olmuş olsa... Bu kadar fazla ölümün arka arkaya yaşandığı bu sıralar ölümden sonra bir yaşamın var olduğuna o kadar çok inanmak istiyorum ki...


Güneşin en güzel battığı yer: Faralya


Ölüdeniz


Ölüdeniz plajında


Kaş yolundaki "Ada Fish Restaurant"ta hiç olmazsa bir Türk kahvesi içmek lazım. Derme çatma bir lokanta -ki ben bayılırım salaş yerlere- fakat mükemmel bir manzarası var. 


Kaş'ın "Bi Lokma"sı bana göre kesin gidilecek yerler arasında. Kahvaltı dahil tüm yemekler harika. Vejeteryan mantı bile vardı :)

Son derece doğru bir zamanda çıktığım bu beş günlük manevi yolculuğumda arındım, dinlendim. Ruhum hafifledi, bedenim tazelendi, zihnimse sadece güzellikleri düşünerek yan geldi yattı... Hayatıma dair yepyeni kararlar aldım. Ne olduğunu çok yakında bloğumda paylaşacağım yeni işimin taslaklarını oluşturdum. Sahip olduğum tüm imkanlar için, sevdiklerim için, sağlığım için herşeyden önce nefes aldığım için bolca şükrettim.

Kayaköy ve Kaş bana çok iyi geldi!!! 

Şehnaz Tuna
22.4.2016

Etiketler : Luba Goldina, Kayaköy, Kaş

"Kayaköy